Etnoğrafik

KÖSÜRE

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğünde kösüre; kesici araçları bilemeye yarayan bir çeşit taş, bileği taşı olarak tanımlanmaktadır (Büyük TürkçeSözlük, 2014). Kösüre taşı, demir, çelik ve diğer metallerden yapılmış her türlü kesici aletin keskinleştirilmesi için kullanılan doğal taştır. Tarih boyunca aşlar araştırılmış, denenmiş ve en uygun taşlar bulunup kösüre olarak kullanılmıştır.Bilemenin, taşı su veya yağ ile ıslatılarak daha iyi olduğu keşfedildikten sonra bu taşlara bileğitaşı yada yağtaşı denilmiş ve bu taşlar çok değer kazanmışlardır.

Yapılan literatür taramasında, kösüretaşının; köseretaşı, kösre taşı, kösdüretaşı, köstüretaşı vb adlarla Afyon, Isparta, Burdur, Denizli, Tokat, Eskişehir, Düzce, Bolu, Kastamonu, Çankırı, Sinop, Samsun, Amasya, Giresun, Gümüşhane, Maraş, Sivas, Ankara, Kırşehir, Niğde, Konya, Adana, Mersin ve Antalya, Karabük gibi Anadolu’nun birçok yerinde bilinmekte ve kullanılmaktadır.Köyümüzde kullanılan kösüre taşı 10-15 cm. kalınlığında, 25 ila 40 cm. çapında yumuşak huylu yuvarlak (teker gibi) bir taştır. Ortasından delinerek demir bir sap takılır. Bu sap ağaç kamalarla sıkıştırılır. Sapı oluşturan demirin kolay çevrilmesi için hilal şeklinde kıvrılarak tekrar düz bir şekilde dışarıya doğru uzar. Alet kullanılabilmesi için bu saptan tutulur ve insan gücü ile çevrilir. Taşın ortasından geçen demir, genellikle çatal şeklinde birbirine çakılan, iki ağaç üzerine monte edilerek, bir duvara yaslanır ve kullanılmaya hazır hale gelir.

Hemen hemen kırsal kesimlerde doğup büyüyen herkesin anılarında kösüre taşı vardır. Köylerde kesici el aletlerinin bilenmesi için vazgeçilmez bir alettir. Ayrıca el aletleri yapan demirci ustalarının, dükkânlarının bir köşesinde de bulunur. Ancak bunlar genellikle dinamoya bağlı bir aksam ile elektrikle çevrilerek kullanılır.Balta, nacak, girebi, keser, bıçak ve orak gibi kırsal kesimde tarım işleriyle uğraşanların vazgeçilmez el alet ve edevatların keskinleştirilmesi için kullanılır. Özellikle yazın, orak biçmelerinde (buğdayların hasadında) orakların bilenmesi için her gün kullanılırdı.

Osmanlı Döneminde kılıçların da bilendiği Kösüre taşı su dökülerek ıslatılır ve başlanır çevrilmeye. İkinci bir kişi bilenecek aleti dönen taş üzerine yatay vaziyette tutarak başlar bileylemeye. Ara sıra yeniden su dökülür ve arada birde elin başparmağı ile bilenen aletin ağzı yoklanarak keskinliği kontrol edilir. Bu işleme kelimenin tam anlamı ile alet jilet gibi olana kadar devam edilir. Taş dönerken sürtünen demir ve metalin kendine has bir sesi çıkar, su ise taş üzerinde ahenli zik zaklar çizer.

 
KÖSÜRE ÇEVİRME
Kösüre ile bileyleme işine biz aslında “Kösüreleme” diyoruz. Kelime olarak Kösüreleme, kırpmak, biçmek, düzeltmek manasındadır. Körelmiş bir kesici aletimizi kösere taşına sürterek keskinleştirme işiydi bu.
Kösüre bir bileyi taşıdır ancak kösürede tek kişiyle bileme işi yapılamaz. Kösüreleme işi, biri taşı çeviren, diğeri bilenecek aleti taşa tutan iki kişiyle yapılmaktadır. Bu işlem esnasında yönetici aleti taşa tutan kişidir. Ne zaman su döküleceği, ne kadar hızlı ya da yavaş döndürüleceği gibi konular hep kösüreyi çeviren değil aleti kösüreleyen kişi tarafından kararlaştırılıp onun talimatıyla yapılmaktadır.
Çocukluğumuzun bazen en zevkli bazen de en zor işlerinden biriydi kösüre çevirmek. Bıçak, balta ve nacak gibi bir iki alet için elbette hiçbir sorun yoktu. Ama bir yıl boyunca hiç kullanılmadan bir kenarda durmuş ve geçen bu süre zarfında iyice paslanmış 5-10 tane orağın ilk defa kösürelenmesi esnasında kösüre çevirmekten kolumuz kanadımız kırılırdı. 
 
TULUK 
Tuluk, tereyağı çıkarmak için sütün, yoğurdun içinde çalkalandığı, silindir şeklinde ahşaptan yapılmış bir kaptır.  Sütten tereyağı ve ayran elde etmek için kullanılan yayık iki tarafından ip bağlanıp tavana asılır ve içerisine konulan süt veya ayran çalkalanır ve üst kısmındaki ağız boşluğundan dökülerek alınır.
Tavana ipler ile asılan uzun yayıklara dökülen yoğurt ve su sürekli olarak belli bir ritimde çalkalanırdı. Ortasındaki 20-30 cm çapındaki yuvarlak deliğin üzeri bir tülbentle kapatılır. Ara ara bu tülbent açılır ve ayranın üzerine birikmiş yağ bir süzgeç yardımıyla alınır.
  
Yayık Yaydım Kolum Şişti
Kolumdan Kol Bağım Düştü
Benim Gönlüm Sana Düştü
 
Ayağında çarık yok
Ayran taştı yayık yok
Görenler sarhoş olur
Sen gören ayık yok.
 
GAZ LAMBASI
Gazın konduğu haznenin bazen bakır bazen porselen olduğu, şişesinin uzun, ince, narin, kırılgan yapıda sekil bulduğu, hüzünlü bir aydınlatma aracıdır.
Kış geceleri uzun olurdu köyümüzde. Günlük tarla, tapan  işleri bittikten sonra yer sofralarında yemekler yenirdi. Aynı zamanda farıl farıl yanan ocakta ya da soba üstünde demlenen çaylar içilirdi. Çayı büyükler içerdi biz çocuklarda kebapçı kedileri gibi uzaktan bakardık.
Bütün ev halkı bir odada (gürül gürül yanan sobanın efrafında toplanılır) nenemin (Namı diğer Beyaz Hatun) ya da annemin bize anlattığı meselleri dinlerdik. Kimi zamanda yaşanmış öyküler anlatılırdı, kimi zamanda yaşanmış gibi olanlar. Biz o zamanlar gerçekle hayali, masalla hikayenin arasındaki farkı bilmeden çocuksu mutlulukla dinlerdik. Hangisini sayayım Keloğlan, Ese ile Köse, Golbez Enikleri, Hayber Kalesi, Kesik Baş . . .bunlardan aklımda kalanlar. 
Gaz lambasının ışığında kimi zaman neşeli, kimi zaman hüzünlü bir o kadarda acı öyküler anlatılırdı. Ne kadar çileli ve bir o kadar da güzel yaşantımız yaşamımız varmış. Şimdi o zaman hayal edemediğimiz herşeye sahibiz ama asla sağlıklı, huzurlu vede mutlu değiliz. Azrail bile böylesi mutlu insanların bulunduğu mekanlara uğramazdı. Hastalıkmış, mikropmuş onların adını bile bilmezdik. Tek bildiğimiz ilkokulda ağzımıza şeker verilip sol kolumuza yapılan çiçek aşısıydı. Şimdi öylemi hastanede doğuyoruz, hastanede günlerimiz geçiyor. Neredeyse hepimiz bir doktor kadar tababet bilgisine sahibiz. Bir tek diplomamız eksik.
Gün geldi lüküs girdi hayatımıza. Işık güçlendikçe bizler ninemizin, annemizin dizinin dibinden uzaklaştık. Daha sonra elektrik geldi hanelerimiz bu sefer birbirimizden daha da uzaklaştık. Birer bire dağıldık, ayrı odalarda oturur olduk. Ne mi oldu yalnızlaştık dostlar. Öyle yalnızlaştık ki aynı evde yaşayan yabancılara döndük, birbirimize yabancı olduk. 
Sonraları o siyah beyaz ve yeni nesil renkli kutu girdi dünyamıza. Dedem ve nenem televizyon başında uyuklamaya başladı. Çay bile küstü sofralarımıza gelmez oldu.  
Evet Gaz Lambasının gidişiyle aynı evde yalnızlaştık, yabancı olduk bir birimize… Oysa o eski teknoloji gaz lambasının ışığında bizler ne mutluyduk. Ama hala günahı ile sevabı ile halen hayalimde bir gaz lambası yanıyor fitili ve gazı olmasada.
 

LÖKÜS LAMBASI

Gaz lambalarından sonra kullanılmaya başlayan aydınlatma aracıdır. Bu lambalara göre çok daha güçlü ışık yayma özelliğine sahiptir. Bu nedenle özellikle köyün zenginlerinin ve ileri gelenlerinin odalarında kullanılmaya başlamıştır. İsmi Lüks ya da Löküs dü. Bu isim güçlü ışık yaydığından dolayı mı yoksa biraz daha üst tabakaya yönelik bir aydınlatma aracı olduğundan mı verilmiştir. Doğrusu bunu bende bilmiyorum. Zaten çokda önemli değil.
Başlangıçta alt bölümündeki hazneye konulan gaz ile yanıyordu daha sonraları küçük piknik tüpleri ile kullanılmaya başlanmıştır.
  
Üzerinde bulunan silindir cam ve musluk ısıya dayanıklıdır. Lüksü yakmak için önce gaz açılır daha sonra cam silindirin altındaki delikli bölmeden kibrit geçirilerek gömlek yakılır ve alev alma anında hafif bir ses duyulur. Musluk yardımıyla ışık şiddeti ayarlanır. Lüks gömleği ısıya dayanıklı olmasına rağmen aşırı sıcakta yanabilir. Lüks gömleklerinin ipli ve kancalı olmak üzere iki çeşidi mevcuttur. Kancaya basılınca veya ipten çekilince gömleğin alt tarafı genişler . Bu kısım gaz çıkışının olduğu yere geçirilir. Eğer ipliyse ağzı sıkıca bağlanır, kancalıysa ağzı açılır. Kanca sistemini yay sistemine benzetebiliriz. En sonunda da takılan gömlek düzeltilir.
 
 
DİBEK TAŞI
Dibek Taşı köylerde buğdayı bulgur haline getirmek için kullanılan içi çukur taştır. Yeni nesilin pek bilmediği bir geleneğimizdir. Öylesine bir köşede atıl durumda olan bu dibek taşları eskiden her evin vazgeçilmezi idi.. Eskiden köylerde su değirmenlerinden önce bu dibek taşları kullanılırdı.
Şimdilerde harabe halinde olan su değirmenleri, belkide o zamanlar kullanılmaya başlandığında bir devrim yaşanmıştı. Su değirmenlerinin içinde bu işlemleri yapmak için hemen değirmenin içinde  dibek bulunurdu, yine de dibek taşları köylünün göz bebeği idi.
 
Daş dönmüyor dönmüyor,
Daşdan bulgur inmiyor,
Kör olası gaynana,
Bişirdigin yenmiyor.
 
Buğdayı önce yıkanıyor, sonrada pişiriliyor. Pişirilen buğdaya Hedik deniyor. Bu hedik (pişirilmiş buğday) daha sonra kurutulur ve kurutulduktan sonra dibeğe konulup dövülerek bulgur elde edilir. Dibekte dövülen buğdaydan çıkan kabuklar rüzgâr da savrulurdu. Bu savurma işleminde en az iki kişi olurda ve savurma esnasında bazen sohbet edilirdi bazen da türkü ve mai söylenirdi. 
 
“Avluda dibek taşı,
Verdiğin bulgur aşı. 
Teneşirde yıkansın. 
Kaynananın kel başı” 
 
 
DEĞİRMEN
Buğday, kahve, susam gibi taneli ürünleri öğüten araç ya da aygıttır. Değirmenin tarihi insanoğlunun tarihi kadar eskidir. İnsanlar toprakla uğraşıp tarım yapmaya başladıkları zaman, yetiştirdikleri tahılların tanelerini un haline getirmek için bugünkü değirmenlerin en ilkel şeklini icat etmişlerdi.
İlk değirmen bugünkü el havanlarından farksızdı. İçi çukur taştan kapların içine taneler konuluyor sonra üzerinden başka bir taşla vurularak öğütülüyordu. Zamanla, değirmen gelişti buğday ve benzeri tahıllar önceleri düz ve sert iki yassı taş arasında öğütülürken daha sonraları alttaki sabit, üstteki döndürülen iki taş arasında öğütülmeye başlandı. Taşı döndürerek ezme kuvvetinin artırılmasının düşünülmesi değirmenin gelişmesini sağladı.
Değirmene bu dönüşü sağlamak için insan gücünden faydalanmak hem zordu, hem de büyük bir kuvvet elde edilemiyordu. Doğanın sunduğu kuvvetlerden de faydalanmak gerektiği insanoğlu tarafından kısa sürede anlaşılmıştı. Rüzgârla dönen yel değirmenleri, suyun akışı ile dönen su değirmenleri öğütme işini kolaylaştırdı. O kadar ki geliştirilen ilk makinelerin başındakilerden biri de değirmen olmuştur. Günümüzden 4.000 yıl önce rüzgârla işleyen yel değirmenleri bulunmaktaydı.
Teknolojinin hızla ilerlemesi ile birlikte değirmenlerde de önemli değişiklikler oldu. Rüzgâr ve su değirmenlerinin yerini  XX. yüzyılda da elektrik motoru ile dönen değirmenler aldı. Bu değişim o kadar hızlı olduki kısa zamanda su ve yel değirmenleri utuldu gitti.
Bugünkü değirmenlerde buğday el değmeden kabuğundan ayrılır. Buğday önce tozundan, toprağından temizlenir. Öğütülecek yere makinelerle iletilir, burada istenilen kalınlıkta öğütülerek un haline getirilir. Çuvallara, küçük torbalara konularak piyasaya, fırınlara gönderilir.
MASDA
Çift sürerken kağnı ya da düven sürerken öküzleri kumanda etmede kullanılan, uzunca ucu çivili değnek (Sopa) dır. Normalde bu değnek (sopa) hayvanların sırtına ya da arka ayaklarının etli kısmına vurularak hayvanlar yönlendirilir. Bazen ucundaki nodul denen çivili kısım hayvanın butlarına batırılarak öküzlere kumanda edilir.
YABA
Ekin demetlerini arabaya koymaya ve harmanı aktarmaya yarayan, dört, beş, yedi çatallı olabilen, uzun saplı aygıttır. 
     

ANADUT

Ekin demetlerini arabaya koymaya ve harmanı aktarmaya yarayan, üç çatallı ve uzun saplı alettir. 
KAĞNI - ÖKÜZ ARABASI
İki tekerlekli ve tekerlekleri mazıya (dingil) bağlı çift öküz veya camızla çekilen genellikle yük ve saman taşımada kullanılan arabadır. İnsanların tekerlekleri günlük hayatta kullanmasından sonra kağnı türü arabalar onun en büyük yardımcısı olmuştur
Kağnı sözüne, Orhun Yazıtlarında rastlanmaktadır. Bu bakımdan kağnının, Türkler tarafından kullanılması çok eskidir. Uygurcada boyunduruk kayışı tabiri geçmektedir. Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan kağnı, bilhassa istiklal Harbinin sembolü haline gelmişti. Yolsuz, izsiz, çamurlu yerlerde, cephede, malzeme ve insan taşımada kağnıdan çok istifade edilmişti. Ağır yük altında tekerleklerden çıkan gıcırtılar iniltilere benzetilerek zaman zaman edebiyata konu olmuştur.
Kağnılar teker, kağnı evi ve boyunduruk olarak üç parçadan meydana gelir. Tekerlekler ay biçimi iki tahta ile bunların arasında bir göbekten ibarettir. Tekerin çevresine bir cm kalınlığında iki üç cm genişliğinde demir çember kızdırılarak geçirilir. Böylece tahta tekerleğin kısa zamanda parçalanıp elden çıkması önlenmiş olurdu. Tekerlekleri birleştiren dingil üzerine oklar, bu okların üzerine de kağnı evi tabir edilen kısım oturtulurdu. Boyunduruk ise hayvana kayışlarla bağlanan kısımdır.
 
Kağnıyı idare eden kimse ayakta veya oturarak elindeki iki metre boyundaki masda veya üvendere adı verilen ucu modullu (sivri demir) değnekle öküzleri yönlendirir. Anadolu’nun bazı yörelerinde hala kağnılara rastlanmak mümkündür.
Arabacı, öküzlerin daha hızlı gitmesini istediğinde bu sopayla öküzleri hafif bir şekilde dürter ve hou hou diye seslenir. Bazı yörelerde bu sopaya üvendere adı verilirmiştir. Öküz arabalarında at arabalarında olduğu gibi hayvanlar kırbaçlanmaz, dürtülür
Boyunduruk öküz arabasının en önemli parçalardın biridir. Boyunduruk, öküzlerin boyun ve omuz kısmına yapışacak şekilde eğimli yapılmıştır. Hayvanların ensesine oturan hafif eğimli kısmına yaka denir. Boyunduruk, öküzlerin omuz kemikleriyle yükü çekmelerine imkân sağlar. Öküz ile kağnı arabalarının ve pulluğun boyundurukları farklıdır. Hepsi aynı değildir. Boyunduruk üstteki ana ağaçtır, fakat diğer parçalarıyla birlikte dört gözlü çerçevenin bütününe de boyunduruk adı verilir.
 
KARASABAN
Karasaban toprağın altını üstüne getirmek için yapılmış, genellikle sert iki ağacın birleşmesinden oluşur. Ağacın sivri olan yerine takılan özel yapılmış   saban demiri denen parçayla toprağın kolaylıkla sürülmesi ve aktarılması sağlanır.
Parçanın ucuna boyunduruk denilen sabanı çekecek hayvanların bağlanacağı bir düzenek takılır. Öküz veya manda derisinden yapılmış kayışla boyunduruğa bağlanır.  Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur. 1927 yılında çiftçi ailesinden yüzde 70  inin sadece kara saban ile toprağı sürdüğü ortaya çıkmıştır. 
Boyunduruk, karasaban veya pulluğu çekmek için kullanılan hayvanların boynuna takılan ağaçtan yapılmış bir araçtır. İki ağaç ince demir veya sert ağaç parçalarıyla birbirine tutturulmuş uçları hayvanların boynu girecek kadar açık bırakılmış kaçmamaları içinde zelve denen demir veya ağaç parçalarının girebileceği delikler hazırlanmış bir araçtır. 
   
 
KOTAN
Köylerde tarlasürmekte kullanılan metalden yapılmış büyük sabandır.
Özellikle Trabzon, Gümüşhane ve Bayburt yörelerinde yaygın olarak kullanılırdı.
 

Tarımda ekimden önce toprağı sürmek (Toprağı alt üst edip havalandırmak) için traktör gibi bir çekici bir araç arkasına bağlanarak kullanılan toprak işleme aracıdır. Kulaklı ve diskli pulluklar toprağı yalnız bir tarafa devirirler ve bu devirme işi genellikle sağ tarafa doğru olur.

Pulluğun esas çalışan kısımları uç demiri ve kulaklardır. Pulluk uç demiri sertleştirilmiş çelikten yapılma bir demir parçasıdır ve görevi pulluk ileri doğru giderken toprağı yarmaktır. Pulluk uç demirinin yararak kaldırdığı toprak arkaya doğru kulaklara geçer ve kulaklar bu toprağı alarak tezekler halinde dış taraflara doğru yatırırlar.

 

PATOZ

Kaba yemleri, kültür yem bitkilerinin sap ve dallarını öğütmek veya bazı yörelerde de fındığın dış kabuğunu ayırmak için kullanılan tarım makinesidir. 
 
ORAK
Bir sapı bulunan, yarım çember biçiminde, yassı, ensiz ve içe gelen yüzü keskin, metalden yapılmış, ekin biçme aracıdır.
Bizim köyde kadınlar orakla tarla biçerken ellige (hona) giderken söyledikleri deyişler .
 
Hona giderim hona,
Yollara gona gona,
Ala bulut sen yeri,
Yar yeri serin ola.
   
 
TIRPAN
Ekin, ot ve benzeri şeyleri biçmeye yarayan, uzun bir sapın ucuna tutturulan, çelikten yapılmış, hafifçe kıvrık, uzun, sırtı kalınca ve bombeli, keskin ağızlı bir tarım aletidir. 
      
 
 
  
OCAK
Köy evlerinde içinde ateş yakılmaya yarayan yerdir. Eski çağlardan beri evlerde ısınmak, yemek pişirmek için ocaklardan faydalanılırdı. Kömür, taş ve mâden çıkarılan yerlere, zirâatçıların bostanlarda her çeşit sebze için ayırdıkları, etrâfını toprak parçalarıyla yükselttikleri yerlere de ocak adı verilmektedir. Herhangi bir şeyin çok bulunduğu veya yapıldığı, belli bir maksat veya gâye için toplanılan yerlere de ocak denmektedir. Özel bir gâye ve hizmette kullanılmak üzere teşkilâtlı olarak kurulan, âile gibi bir arada yaşayan kuruluşlar da ocak ismini almaktadır. Osmanlılardaki Yeniçeri Ocağı bu şekilde kurulmuştur. Bugün halk arasında asker ocağı tâbiri de bu mânâda kullanılmaktadır. 
Evlerde kullanılan ocağın târihi, insanoğlunun ateşi bulmasıyla başlar. İlk zamanlarda belli aralıklarla konan birkaç taşın meydana getirdiği ve içinde ateş yakıldığı yerler ocak olarak kullanılırdı. Daha sonraları insanların barındıkları yerlerin içinde ocak vâsıtasıyla ateşler yakılmaya başlandı. Odun olarak dayama denen kütükler yakıldı. Ortada da yanan ocağın dumanını dışarı atmak için barınakların üst kısımlarından delikler açıldı. Bu delikler sâyesinde dumanların dışarı atılması sağlandı. Bugün ocaklarda gördüğümüz baca şekilleri bu gelişmenin sonucunda ortaçağda meydana çıkarak, zamanımıza kadar çeşitli değişikliklerle geldi.
Eski Türk kabîlelerinde ocak ve ocaktan faydalanma vardı. Fakat bunlar göçebe hâlinde yaşadıkları için bacalı ocaklıkları mevcut değildi. Zâten ihtiyaç da yoktu. Türkler yerleşik düzene geçtikleri zaman kullandıkları ocaklarda da değişiklik oldu. Isınmak ve yemek pişirmek için etrafı kapalı, önü evin içine açık, üzerinde dumanı toplayarak dışarı atmak için bacası olan ocaklar yaptılar. Bunları evlerin duvarına gömülü olarak yapar ve bacasını da aynı duvarın içinden yukarı evin çatısına çıkarırlardı.
Evlerde yapılan ocakların önleri açık olduğu için, yapımı büyük ustalıklar istemektedir. Yapılan ocakların bacaları çok iyi çekmelidir. Bunun aksi olursa ocak tüter ve dumandan durulmaz. Bunu önlemek için bacalar evlerin çatısını geçecek şekilde yapılmıştır.
 
Günümüzde modern şekilde yapılan evlerde ocağa pek az rastlanmaktadır. Daha çok salon ve oda süsleme maksadıyla şömine denen ocaklar yapılarak dekoratif bir görünüm verilmektedir. Bugün ocak denilince, ısınmanın dışında yemek pişirmek için kullanılan ocaklar akla gelmektedir. Bunlar havagazı, kömür, gaz, elektrikli ocaklar vs. gibileridir.
 
Toprak damlı yapıların damların yağmur ya da kar yağdığı zaman suyun aşağıya akmaması için damın üzerinde toprağın sıkılaştırılmasını sağlamak için gezdirilen 60 cm boyunda ve 20 cm çapında düzgün silindirik taştır. Bu taşın iki ucu deliktir ve bu delikten “Y” şeklinde bir ahşap geçirilerek tıpkı bir arabanın tekeri gibi döndürülür. Bu şekilde dam üzerinde gezdirilerek killi ve tuzlu toprak sıkıştırılarak suyun aşağıya akması önlenir.
   
Dam toprağı içinde herhangi bir ot vb. yetişmemesi için içine tuz konulur. Loğ taşı, ayakla itilerek ya da çekilerek gezdirilir. Çok eskiden beri Anadolu’ nun değişik yörelerinde kullanılan bu taşa her yörede farklı isimler verilir. Ancak en yaygın olarak verilen isim ise Loğ Taşı dır.
 
ÇERÇİ - ÇERÇİCİLİK
Nedir Çerçilik?
Eskiden Gümüşhane merkez ve köylerinde Çerçilik yaygındı.
Gezen satıcı  at arabası, eşek ve at üstünde veya sırtlarında taşıdıkları iğneden ipliğe ürünleri, merkez mahallelerinde veya köy köy dolaşıp arpa, buğday, yumurta karşılığında ürün değişimi ya da para karşılığında satardı.
Köylere ulaşımın zor olduğu dönemlerde buralarda yaşayan vatandaşların, bazı ihtiyaç maddelerinin karşılanmasında Çerçiliğin büyük önemi vardı.
Zamanımızda köy yollarının iyileşmesi, ulaşımın kolaylaştırılması, köylerde yerel ticaretin gelişmesi, bu geleneksel mesleğin yok olmasına neden oldu.
Çerçi ticaretini genellikle iflas etmiş eski bakkallar veya ticareti bilenler yapardı.
Eşeğin veya atın iki tarafına asılmış hasırdan veya söğüt çubuğundan yapılmış iki sepetin içi eşya doldurularak köylere gidilirdi.
Köy meydanında sepettekiler boşaltılır ve Çerçi satış  görevine aşağıdaki mani ile başlardı.

İğne iplik, kurdele, boncuklarım cıncığlarım.

Hiç bir yerde satmadım hepsini size ayırdım.

Pazardan almadım, bakkaldan çalmadım.

Gittim Trabozon’ a, toptan oradan aldım.


Buğday alır… Arpa ile de değişirik.

Taze yumurta varsa ona da veririk.

Hadi gelin alın geç kalmayın derik.

Öğleye yukarı köye söz verdik.


Çerçilere ürün ısmarlaması da yapılırdı. 

Bir daha gelişinde şu tabakların küçüğünden getir.

Çiçekli bir eşarp istiyorum.

Oya boncuklarının koyu yeşili varsa bana getir.

 Çerçi, eski defterinin bir köşesine köyün ve sipariş veren kadınların adını yazarak, not alır, bir daha ki gelişinde mutlaka istekleri yerine getirirdi.

Çerçilerin mahalle veya köye gelmesi çocuklar için de büyük eğlenceydi.. Çocukların Çerçinin eşyalarının etrafına toplanır, Çerçi eşyalarını ve kadınların alış-verişini zevkle izlerdi.

 

 CIZLAVET - SOĞUK KUYU

” Unutmadık Seni Kara Lastik – Cızlavet ” Unutturmayız!
Cızlavet veya Cislavet diye okunan Gislaved 1930 yılından itibaren Anadolu’ da giyilen, hurda lastiklerden yapılmış, ayakkabı şekli verilmiş ve kundura gibi türlerinin eskitemediği bir lastik ayakkabı türüdür.
1893 yılında İsveç’ in Gislaved adlı kentinde bir lastik firması kuran Wilhelm ve Carl Gislow kardeşler, 1897 yılında kauçuk olan Galoş’ u (Galoshes) üretmiş ve bu ayakkabı türü Türkiye’ de Gislaved olarak tanınmıştır (firma sonradan oto lastiği üretmiştir).
    
Özellikle kırsal kesimlerde kullanılan Gislaved, gelişen teknolojiye rağmen hala kullanılırken fiyatları da diğer ayakkabılara göre oldukça ucuzdur. Genelde siyah olan Gislaved çamur yapışmaması, su çekmemesi, çabucak kuruması, temizliğinin kolay olması sebebiyle tarım ve hayvancılık faaliyetlerinde yaygın olarak kullanılmıştır. Tek dezavantajı ise ayakları sıcak tutmamasıdır.
Normallerinden biraz daha pahalı olanlarının içinde astar bulunur. Kadınları için renkli olanları da vardır. Kırsal kesimdeki halkın kışın su çekmediği için tercih ettiği Gislaved, yıllardır üretilmemesine rağmen günümüzde sadece küçük firmalar üretim yapmaktadır. Bugün köylerimizde hala en çok tercih edilen ayakkabıdır.
   
Kara lastik güzellemesi :
Aslında, şehirli insanların burun kıvırarak baktığı kara lastik, köylüyü, emekçiyi, samimiyeti, saflığı ve dürüstlüğü temsil eder aslında. Belki yüksek topuklu ayakkabılar gibi kadının süsü olup, vücudunu 5 cm daha uzun gösteremez ama kullanan kişinin buna pek te ihtiyacı da yoktur. Ruhu ise şehirli insandan metrelerce yukardadır. Kara lastikli kişi tüketmeyi bilmez, üretmeyi bilir. Siz bağ, bahçe, tarla, tapan  gibi şeylerden şikayet ederken o sabah ezanı ile tarla çalışmaktadır. O şikayet etmez. Çünkü ekip biçtiği herşey evladıdır. Şöyle bir düşünün.., Siz en son bir çocuğun başını ne zaman okşadınız? Hatırlamıyorsunuz değil mi? Halbuki o ahırdaki hayvanlarını, bostandaki ektiklerini, bahçedeki ağaçlarını her gün tek tek sever. Siz yaşlandığınızda onun gibi olmayı hayal ederken o sizin gibi olmayı aklından bile geçirmez. Yani kara lastik gerçek insanın ayağının dünya ile arasındaki en masum objedir. İçindeki yırtıklar bir mücadele ve gayretin göstergesidir. Asla utanmadığımız  anılarımızdır, anamızdır, tanımadan bile selamı sizden esirgemeyen köylümüzdür. Kısacası bizdendir. 
 
5 adet yuvarlak taşla oynanır.
İlk olarak öncelikle oyuncu seçimi yapılır. Bir tekerleme söylenir ya da taşların tamamı havaya hafifçe atılıp elinin tersiyle üstünde en fazla taş tutabilen oyuncu oyuna ilk olarak başlama şansını yakalamış olur. 
   
Birler - Beş taş yere serbest bırakılır. İçinden bir tane taş seçilir seçtiği taşı havaya atarak yerden tek tek taşlar toplanır. Attığı taşı yakalayamaz ya da eli diğer taşlara değerse oyun sırası diğer oyuncuya geçer.
İkiler - Taşlar tekrar yere serbestçe bırakılır. Taşların içinden bir tane uygun olanı alınır havaya atarak yerdeki taşlar bu sefer ikişer ikişer toplanır.
Üçler - Taşlar yine yere serbest olarak bırakılır. Yine taşların içinden uygun olanı seçilir ve taşın biri tekli olarak alınır. Kalan diğer üç taş tek seferde alınmaya çalışılır.
Dörtler - Taşlar serbest bırakılır. Uygun olanı seçilip havaya atılıp yerde kalan dört taş bir seferde alınmaya çalışılır.

Beşler - Taşlar yere atılır. Şahadet parmağını orta parmağın üzerine koyarak başparmak ile arası açılır ve bir kale kapısı görüntüsü verilir. Yine yerden bir tane uygun taş alınır. Rakip oyuncu en son geçecek taşı seçer ve oyuncu yerden seçtiği taşı havaya atarak diğer taşları tek tek kale kapısı görüntüsü verilen parmaklar arasından geçirmeye çalışır. Havaya attığı taşı yakalayamaz ya da diğer taşlara eli çarparsa veya taşları geçiremezse hakkını kaybeder ve oyun sırası rakip oyuncuya geçer.

 

VARGEL - VARGET ÇİÇEĞİ

Vargel bir ilkbahar, Vargit ise bir sonbahar çiçeğidir.
Gümüşhanenin yüksek kesimlerinde ki yaylalarında görülen sarı,mor ve beyaz renklerden oluşan çigdem çicegi diğer adıylada bölgemizde vargit veya vargel çiçeği denmektedir.
VARGEL ÇİÇEĞİ (Pembe olanı) - İlkbaharda açarlar. Yaylalara çıkma/gidiş zamanının geldiğini bildirir.
VARGİT ÇİÇEĞİ (Beyaz olanı) - Sonbahar da açarlar. Yaylalardan dönüşü zamanının geldiğini yaylacılara bildirir.
   
Çünkü eskiden takvim, saat, bilgisayar vb. teknolojik aletler yoktu. Ama Doağ Ananın kendi takvimi ve saati her zaman vardı.
VARGİT ÇİÇEĞİ yaylacılara artık düze inmenin, köye dönmenin gitmenin vakti gelmiştir dercesine hüzünle açar ve yaylacılar da VARGİT ÇİÇEKLERİ ile dönüş hazırlıklarına başlarlar. Bu çiçekler işte böyle zamanları insanlara hatırlatırlar.

Not - Lütfen bundan sonra bu çiçekleri koparmayın. Artık onlara farklı bir gözle bakınız.
 
Düven, harmanda ekinlerin (buğday, arpa, yulaf vb.) tanelerini sapından ayırmak yada ayrılan sapları saman yapmak için kullanılan tarım aletidir. Önüne koşulan öküzlerle çekilen düvenin alt yüzeyinde keskin çakmak taşları çakılı olup kızak şeklindedir. Düven, ucu öne doğru kalkık iki parçadan oluşmakta ve ağaçtan yapılmaktaydı.
Düvenin yapımında, çam ağacından elde edilmiş sert odun parçaları, genişliği ortalama 30 - 40 cm, uzunluğu 1,5 - 2 metre olacak şekilde iki parça halinde düz olarak kesildikten sonra, zımparalanır ve birbirine monte edilir. İkinci parçası alt tarafa gelecek şekilde yerleştirilir ve yüzeyine küçük küçük delikler açılır. O deliklere de çakmak taşı denilen taşlar çakılır.
Düven böylece kullanıma hazır hale gelir. Düvenin üzerine ise ağırlık yapsın diye insanlar otururlar, özellikle çocuklar için güzel bir oyun aracıdır.
    
 
EĞİŞ
Eğiş köy fırınlarında ya da evlerde kullanılır. Hamuru, hamur teknesinden ekmeğin büyüklüğüne göre keserek almaya yarar. Kesilen bu hamurdan ekmek açılır. Ayrıca tekne dibinde kalan hamurun tekne içinin kazınarak temizlenmesinde de kullanılır.
  
 
PARDUÇ
Uzun bir sırık ucuna bağlanmış bez, çaput parçalarıdır. Köy fırınlarının içindeki küllerin temizlenmesinde kullanılır. Fırınlar ekmek pişirilmeden önce içindeki kül ve kömür parçaları parduç ile temizlenir. Aksi halde bu kül ve kömürler ekmeklerin altına yapışır.

 

ZIRZA

Ahşap kapılarının kilitlenmesini sağlamak amacı ile iç ve dışta takılı bulunan, yöresel demir ustalarının yaptığı, ucundaki yuvarlak halka ile kapıdaki sabit halkaya geçen ve üstüne kilit vurulan iki üç mafsallı bir çeşit zincir.
Kulaklarımda babannem (Beyaz Hatun) ve annemin (Kamile) sesleri hala kulaklarımda. "Hemit gapıyı zırzalamayı unutma..."
 

       

 

 
SAYA  GEZMESİ
Saya gezmelerinde köyün delikanlıları ve çocukları toplanırlardı. İçlerinden bazıları değişik kılıklara girerdi.
Gençlerden biri kılık değiştirerek çoban kılığına girer, daha sonra maniler söyleyerek köydeki bütün evler tek tek gezilirdi.
Ellerinde bir değnek ve bir kova ve torba alırlardı.
Evlerin kapıları değnekle çalınırken bir yandan da hepbir ağızdan maniler söyleyerek yiyecek istenirdi.
Ev halkı sayacılara bulgur, tereyağı, un, yoğurt, ceviz, kayısı kurusu, üzüm kurusu, elma, süzme, lavaş verirdi.
Hangi kadın bol erzak verirse o evin kapısında  methiye manileri söylenirdi.
Toplanan erzaklar torbaya, yağ benzeri erzaklar da  kovanın içine konulurdu.
 
   
Toplanılan erzaklar birine verilir ve pişirilirdi.  
Toplanan erzakların kalan kısmını satar parasıyla kuzu veya koç alınırdı.
Koyun, o gün kesilir ve pişirilen pilavla birlikte eğlence eşliğinde yenirdi.
Ancak bu ziyafetten biz küçüklere hiçbir zaman tattırılmazdı.
Ama maalesef angarya işler bizlere yaptırılırdı. İnsanlar bu kutlamaların sonucunda köylüler arasındaki dayanışmalar
ve dostluk ilişkileri daha sağlam bir yapıya kavuşuyordu.
Ancak köyden kentlere göçün başlamasıyla birlikte 1970 lerden sonra artık bu törenler yapılmaz oldu.
Sanırım şimdilerde ise tamamen unutuldu gitti.
Maalesef bu geleneksel kutlamalar Gümüşhane’ nin çoğu yöresinde de artık kutlanmamaktadır.
Bunun nedenleri ise artık köylerde çok fazla ikametin olmaması, geleneksel ve kültürel etkinliklerin  unutulmuş olmasıdır.
Ayrıca bu geleneğin kutlanmasındaki asıl nedenlerden biri olan hayvancılığın yapılmıyor olmasıdır. 

 

HEDİK / BULGUR KAYNATMA 
Anadolu’da güz yaklaştığında hep aynı görüntülere rastlamak mümkündür. Yaz sonlarına doğru harmandan kalkılınca kışlık yiyeceklerin tatlı bir telaşı başlar. Tatlı dedim çünkü, bu işler genelde komşularla birlikte ve çoğunlukla aynı emsal gençler tarafından yapılır. Dibek dövme de bunlardan birisidir.
Harmandan kalkılınca, mahsuller yerli yerine yerleştirilir. Sıra kış hazırlığını tamamlamak üzere mutfak ihtiyaçlarına gelmiştir. Hemen buğdaylar yıkanır, unluk ayrı, bulgurluk ayrı, keşkek ayrı, hamur işleri ayrı ve hatta tarhana için ayrı ayrı hazırlıklar yapılır. Harmanın toz duman içindeki koşuşturması bitmiştir ve bu tatlı çalışmaya sıra gelmiştir.
     
Bulgur, Türk mutfağının vazgeçilmez yiyeceklerinin başında gelir. O yıl kaç hak bulgur kaynatılacaksa, ambardan ayrılır ve çuvallara veya torbalara doldurulur. Sonra temiz ve bol su ile yıkanır. Daha sonra evin harmanlara yakın bir yerinde oldukça büyük bir kazan kurulur. Kazan’ın içine yeterince buğday doldurularak su ilave edilir. Altına yeterli ateş yakılarak bulgur kaynatmaya başlanır. -Bulgur kaynatmak deyimi her ne kadar tekil bir görünüm ve anlam arzetse de aslında pek çok fonksiyonu vardır. Bunlardan bulgur sadece birisidir.
     
Belli bir oranda kaynatıldıktan sonra kevgirlerle kazan boşaltılır ve kazanın yakınında bulunan sergiye alınır. Bir yandan bu alınan sergide kurutulurken, diğer yandan kazan yeniden doldurulur ve yine aynı şekilde kaynayınca sergiye ilave edilir. Bu iş, o yılki bulgurluk için hazırlanan buğday bitesiye kadar devam eder. Sergi ise güneşin durumuna göre birkaç gün kurumaya bırakılır. Bulgurun kaynatılması esnasında etraf düğün yeri gibi kalabalıklaşır, bulgurdan (hedik) orada toplananlara kuruyemiş niyetine ikramda bulunulur ve o yılın mahsulü ile başlayan sohbet, komşu köylerden tutunuz da günlük meşgale, yaklaşan düğünlere kadar, hatta artık sırası gelmiş olan bostan bozmaya ve salça kaynatmaya kadar konuşulur.

Bulgur adı verilen kaynatılmış buğday iyice kuruduktan sonra sıra dibek işine gelmiş olur. Bu iş de iki şekilde yapılır. Eskiden sadece dibekte dövülerek insan gücünden yararlanılırken daha sonraları ‘dik’ denen ve hayvan gücünden yararlanılarak da yapılmaya başlanmıştır.
 
DİBEK DÖVME

Sergide kuruyan bulgurun dibekte dövme işi de ayrı bir uğraştır. Köyde çoğunlukla bir tek dibek vardır. Bütün köylü bu dibekte bulgur döğer.
Dibek, değirmen taşı yapılan sağlam bir taştan yapılmıştır. Olur olmaz darbelere de aldırmaz.

Dibek önce temiz bir şekilde yıkanır. Etrafına kilimler veya yaygılar serilir. Dövülen ürünün yerlere dökülmesini ve etrafın tozundan, toprağından böylece korunmuş da olur.

Kurutulan bulgur dibeğe alınır. Hafifçe su döküp nemlendirilerek solkularla veya tokmaklarla dövülmeye başlanır. bu işi dibeğin başında daire olan gençler yapar. sıra ile vurdukça değişik bir ahenk çıkarır. Solkuların biri iner, biri kalkar. Fiziken zayıf olan gençler ise tokmakla katılırlar bu işe. Bir neşe, bir cümbüş içinde devam edip gider.

Bulgurun kepeği iyice çıkasıya kadar bu ameliye gerçekleştirilir. Sonra dibekte dövülmüş olan bu bulgur hemen yakındaki sergiye alınır. Dibek tekrar doldurulur ve ikincisi aynı şekilde devam eder. Bu kaynatılan bütün bulgurun bitesiye kadar böyle devam eder.

Sergide kuruduktan sonra da kepeği çıkarılarak torbalarla evlere alınır. Sıra bunların el değirmenlerinde çekilmesine gelmiştir.

     

BULGUR  ÇEKME

Bulgur çekme hem yorucu, hem de uzun zaman alan bir iştir. Bunu önlemenin yolunu bulmuşlar: İmece.
İmece, komşuların bir araya gelerek sırsı ile birbirlerine yardımcı olarak bulgur çekme işidir.

Bulgur çektirecek kişi, imece yapacağı kişilere haber verir. Daha çok akşam yemekten sonra bulgur çekme eylemi gerçekleştirilir.
Bulgur çekmek için evin en büyük odası seçilir. Odanın tabanı örtülerle kaplanır. Bunlar daha çok sergide kullanılan temiz örtülerdir. Bunların üzerine kaç gurupta bulgur çekilecekse, o kadar el değirmeni yerleştirilir.
Bulgur/Dene çekmesi başlı başına bir olay gibidir. Çünkü bu işi genelde genç kızlar yaparlar. Kimin bulguru çekilecekse, komşu kızlarından önceden söz alınır. Daha çok akşamları bulgur çekme işine başlanır. Bazen aynı anda iki üç değirmen taşı birden dönmeye başlar ve sesi güzel olan gelinlerin ve kızların en güzel mahalli türküleri seslendirdiği anlardan birisi yaşanmaya başlanır.

Bulgur çekecek olanlar, el değirmeninin etrafında yerlerini alırlar. Bunlar en az üç kişidir ve daha da çok olabilir. Hazır olunca içlerinden usta olan birisi kaynamış buğdaydan oluşan bulguru değirmenin üst taşının tam ortasında bulunan delikten içeri avuç avuç bulguru ölçülü bir şekilde, düzenli aralıklarla koymaya başlar. Bu arada değirmenin üst taşı devamlı olarak çevrilmektedir.
         
 

HASIR

 

Gümüşhanemizin özellikle kuzeybatı bölgelerinde lazut (mısır) ekiminin fazla olduğu köylerde el tezgâhlarında yapılan bir taban örtüsüdür. 

Güzün mısır koçanının kabuğu iyisini seçip saklanır.

Demet edilip sıkıca bağlanır.

Bacaya koyup kurutulur.

Kışın ılık suda ıslatılıp 4 cm parçaya ayırırsın.

Büküp ikisini bir birine doluyorsun ve ucuca ekleyerek büyük yumak yapılır.

Alt ve üstlerinde yuvarlak ağaç, yanlarına da ayrıca ağaç koyarak tezgâh yapılır.

Bükülmüş kabukları tezgâha 5 cm. arayla dolanır.

Bu uzatmaya daden denir.

Mısır kabuğu bükülür ve  yatay olarak dadenlerin arasından geçirilerek örülür.

Bitince uçlarına tekrar kabuklardan ekliyorsun.

10 cm kalınca ucu bükülü şekilde örüp kesilir.

1,5 m eninde ve 3 m uzunluğunda olunca kesilir.

Döşemlere sergi olarak ve ekin yıkanırken kullanılır.

            
      
 

HÖLLÜK

Höllük, eskiden bebek bezi yerine kullanılan bir çeşit topraktır.

Eledim eledim höllük eledim.

Aynalı beşikte bebek beledim.

Büyüttüm besledim, asker eyledim.

Gitti de gelmedi, buna ne çare.

Bu asker türküsünü hepiniz bilirsiniz. Şimdilerde hazır bebek bezleri var. Bir nesil önce de naylon muşamba üzerine kumaş bezler vardı. Peki ondan önce ne varmış biliyor musunuz?
Sobanın icat edilmediği zamanlarda, kışları sert ve uzun geçen yerlerde.
Göçebe olarak çadırda yaşayanlar, binlerce yıldır bebeklerini bu şekilde büyütmüş.
İnsanın kafasını çalıştırıp, çaresizlik karşısında yavrusunu korumak için geliştirdiği bir yöntemdir bu.